“Hanımefendi iyi misiniz? Beni duyabiliyor musunuz? Su ister misiniz? Kolonya getirin hemen…”
Uğultu gibi gelen seslerle birlikte yavaş yavaş gözlerini açmaya başlamıştı. Neler olduğunu hatırlamıyordu… Kimdi bu insanlar, başına toplanmış ne yapmaya çalışıyorlardı? İyi de yerde iki seksen uzanmasının nedeni neydi? “Adınız ne?” sorusunu duyduğunda tekrar bilinci yerine gelmişti. Sahi kimdi o? Tanıyor muydu bu insanı? Stresten, anlamlandıramadığı olaylardan ve bir türlü tanımlayamadığı davranışlardan dolayı bugün bir atak geçirmişti işte…
Filiz uluslararası bir şirkette strateji ve iş geliştirme uzmanı olarak çalışıyordu. Ailesi ve arkadaşları tarafından sevilir, çevresine neşe saçan biri olarak tanınırdı. Üstelik son derece alımlı bir kızdı. İyi bir eğitim almış özel okullarda okutulmuştu. Bunda ailenin tek çocuğu olmasının da payı büyüktü. Anne ve babası devlet memuru olmalarına rağmen kızlarını varlıklı ailelerin çocukları gibi büyütmüşlerdi. Filiz ise önüne konulan imkanları çarçur etmemiş kendisine verilenlerin ötesine geçmeyi başarmıştı. Çabalamayı ve çalışmayı çok severdi. Ona göre hayatının en zor kısmı ilişkileriydi.
Hayatında yönetemediği ilişkiler hep en büyük sınavı olmuştu.
Evet, hayatın ona sunduğu bazı imkânlar vardı ama adı üstünde imkândı. Aslında hayat insandan imkânlara rağmen vereceği tepkiyi görmek isterdi.
“İyi bir ailede büyümene rağmen, ilişkilerini canlı tutmaya çalışıyor musun? “
“Fiziksel çekiciliğini davranışlarına taşıyabiliyor musun?”
Baharın gelmesiyle havanın yürüyüş yapmak için son derece elverişli olduğu zamanlar gelmişti. Filiz pazar kahvaltısı yapıp işlerini toparladıktan sonra kendini dışarıya attı. Açık havada zihnini biraz rahatlatmak istiyordu. Düşüncelerini bir yere bağlamakta zorlandığında kendisinden kaçmak için genellikle yürüyüşe çıkardı. Aslında kaçmaktan ziyade kendisiyle tanışmaktan korkuyordu. Çünkü kendisiyle tanışsa sıkça suçladığı insanlar yerine belki de çuvaldızı kendisine batırması gerekecekti.
Yürüyüş yaparken yol kenarına asılan bir afiş dikkatini çekti, “Kendinle tanışmaya var mısın?” Hayat her yerden benzer mesajlar veriyordu sanki. Mesajı okuyamayan için ise bu işaretler oldukça silikti… Kolay kolay bir afiş, korna sesi, yeni açılmış kafe dikkatini çekmezdi. Çünkü iç dünyasına dalmış şekilde derin düşüncelerle yürürdü hep. Hatta o iç dünyasından çoğu zaman çıkamaz, “Pardon dalmışım, sizi duyamadım tekrar edebilir misiniz?” cümlesini de sıkça kullanırdı. Ama bu gün bu afiş onun dikkatini çekmişti. İnsan önce yakınındakileri tanıması gerekmiyor muydu?
Filiz özellikle son zamanlarda yakınındakileri tanıyamadığını fark etmişti. Hayatında hep benzer kişilerle benzer problemleri yaşıyordu. Mesela nişanlısıyla yaşadıkları sorunların nedenini bir türlü çözemiyordu.
Aslında onlar birbirini çok seven bir çiftti. Geçen yaz doğum gününde nişanlanmışlardı. Kendisinden çok farklı biriyle yakın bir ilişki kurmak hiç kolay değildi. Üstelik bu süreçte aileler de işi kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyordu. Herkesin beklentileri farklıydı, kimseyi kırmadan gönülleri hoş etmek çok zordu doğrusu. Bu güne kadar “Ben yaptım oldu” cümlesi Filiz için bir mottoydu. O beğendiyse yeterli olmuştu bu güne kadar. “Bir de her seçiminde bir başkasından onay mı alacaktı yani?”

Oysa nişanlılık süreci tam bir sınav olmuştu. Kimi gelenek görenekleri önemserken, kimi yeniliklere ayak uydurmak gerektiğini söylüyordu. Kimi” tüm formaliteleri yerine getirmeden evlenmek olmaz” diyor, kimi de “bu zamanda bohça mı kaldı” diyordu. İki farklı aile birleşiyordu. İnsanın kendisinden farklı olana uyum gösterebilmesi ise herkesin yapabileceği bir şey değildi. Bu yüzden nişanlılık süreci onu çok yormuştu. Artık işe gitmek bile onu rahatlatıyor, en azından bu sırada yapılacakları düşünmüyordu. Elinde evlilik için yapılacaklar listesi, bitenlere tik atıyor, planladığı gibi gitmeyen durumlarda da panikliyordu. Yürümek ona en iyi gelen şey olmuştu bu süreçte.
“Neden ben?” diyordu bazen, “Neden hep beni bulur bu rahat insanlar? Bir söz verdiysen o saatte orada olmalısın. Geleceğim dediysen gelmelisin.” İnsanların rahat davranışları onun için bir sınavdı. Bununla beraber tahammül edemediği bir diğer özellik de yavaş insanlardı. “Pardon, biraz hızlanabilir misiniz lütfen.” cümlesini gün içinde sıkça kullanırdı.
Evin tadilatı ile uğraşırken söz verip de zamanında teslim edilmeyen mobilyalar da. Hatta kahve sırasında önündeki insanlar da onu sinirlendiriyordu. Kendisinin eli çarçabuk iken, hayat sanki ona “yavaşla” diyordu. Yavaşla ve hayatın sana göstermek istediği işaretleri fark et. Nereye yetişiyordu? Bu telaşının sebebi neydi? Güne uyanma sebebi o gün yapılacaklar listesini tamamlamak mıydı sadece? Yoksa onu geri düşüren özelliklerini fark edip, zorlansa da zıddını yapabildiğinde mi doğru cevabı verirdi insan?
Bir türlü hayatın ona ısrarla göstermek istediği mesajları okuyamıyordu. Peki, bu döngü nedendi? Neden nişanlısının davranışları onu küplere bindiriyor, trafikte yavaş giden o araba karşısına çıkıyor, gelenek görenek için ısrarcı o kayınvalide onu buluyordu? Duyacağı hiçbir cümle onu mutlu etmeyecekti, bunu biliyordu. Belki kendi aceleciliği ile karşılaşacaktı günün sonunda, belki de işler istediği gibi gitmediğinde esneyemediğini görecekti.
Nişanlısı Semih sanki özellikle seçilmiş gibi onun tam zıddıydı. Filiz’in başlamasına yarım saat kala yerini aldığı sınavda, sınava beş dakika geciken Semih’in kendisinden kalem istemesi ile başlamıştı arkadaşlıkları. Semih’le aynı anda teslim etmişlerdi kağıtları. “Nasıl geçti?” diye sordu Filiz’e Semih. “Gayet iyi geçti, ama iki gün kala bakmaya başladığım bir konu vardı, o soruyu çözerken çok zorlandım. Çok gerginim, umarım geçebilirim.” dedi. Semih kahkaha atarak “İki gün kala mı? Ben sınava iki saat önce çalışmaya başladım.” diyerek cevap verdi. “Gerilme bu kadar, halledersin”. Semih’in o esnek ruh hali, nedense ferahlatmıştı içini. Onun yanında rahat hissetmişti kendisini.
Semih; arkadaş çevresi geniş, girdiği her yerde muhakkak tanıdığı birileri olan, esprili, cömert biriydi. Rahat iletişimi ve cömertliği Filiz’in en etkilendiği özelliklerdi. Çünkü kendisinin arkadaş çevresi bir elin beş parmağını geçmediğinden, onun bu girişken halleri hoşuna gitmişti.
Şimdi ise düğüne sayılı günler kala kafasında sürekli sorular dönüyordu, “İnsan daha kendisini tanıyamamışken, neyi sever neyi sevmez, hangi konularda iyi hangi konularda doğru tepki vermekte zorlanıyor bunları anlayamamışken, bir de farklı bir insanla aynı evde yaşamayı nasıl becerebilir?”
Zaten uzun süreli evliliklere hayretle bakıyordu. Kendinden farklı olanla bu kadar uzun vakit geçirmek hiç kolay şey değildi onun için.
Son zamanlarda Semih’le yaşadığı gerginliklerin kaynağı onu değiştirme isteğinden kaynaklanıyordu aslında. Onunla vakit geçirmekten keyif alıyor ama kendisinden farklı olan özelliklerine tahammül etmekte zorlanıyordu. Başlangıçta onun da hoşuna giden özellikler, yönetemediğinde bir olumsuzluk gibi görünüyordu gözüne. Bu noktada da tartışmalar başlıyordu.
Yaşadığı bu süreç kahvesini teslim almayı beklerken geçirdiği bir panik atak krizine kadar götürmüştü Filiz’i. O sırada Semih’le telefonda tartışıyorlardı. “Sen hep böylesin.” ile başlayan cümleler, “Zaten hep böyleydin.” ile devam ediyordu. Artık canına tak etmişti. Bunun yanına bir de düğün hazırlıklarının getirdiği baskı eklenince stresi iyice kontrolden çıkmış durumu yönetemediği için fenalaşmıştı.
“Adınız ne? Beni duyabiliyor musunuz?” cümleleri ile kendisine gelmişti. Sahi bu gergin ve stresli kadın kimdi? Ayıldığında onu eve kadar bırakmayı teklif eden kadının kurduğu bir cümle onu kendine getirmişti.
“Sizin kontrolünüzde olmayan hangi problemle kendinizi bu kadar yordunuz?” diye sormuştu kadın. Filiz’in zihninde taşlar bir anda yerine oturmuştu. “Kontrolünüzde olmayan” ifadesi onun için vurucu olmuştu. Sanki hayatında ilk defa böyle bir şey duyuyordu. Çünkü insanların tepkilerinin onun istediği gibi olması gerektiğinden, değilse de değişmeleri gerektiğinden çok emindi. “Nasıl yani?” dedi, “Biz yakınımızdaki insanların davranışlarını değiştiremez miyiz?”
Aslında hayat onun şifasını yanı başına vermişti, ona hiç benzemeyen ondan farklı olan biri vardı hayatında. O gün o cümleyle tüm tanımlamalar yer değiştirmişti zihninde. Orada kendisine bir söz verdi. Zor bir gündü belki ama hiç unutmayacağı, dönüşümünün başlangıcı olan o cümleyi bir daha hiç unutmayacaktı.
Sahi siz “kontrolünüzde olmayan hangi problemle kendinizi bu kadar yordunuz?”







Her zorlandığımız noktada hayat işareti veriyor aslında, görebilmek ne güzel..